İşten çıkıp koşa koşa pilatese gittim.
Geç kalma ihtimaline karşı üzerime spor kıyafetlerimi giymiştim.
Tam vaktinde salona girdim ve pilates aletinin üzerinde ki yerimi aldım.
Harekete başladık, hoca sayıyor, oooonn- dokuuuuzzzz- sekiiizzzz- yeediiiii.
Benim komutlara uyuşum, on-dokuz-sekiz-yedi.
Yavaşlamaya çalışıyorum ama bir türlü yavaşlayamıyorum.
Tıpkı yeni bitmiş çamaşır makinası gibiyim. İçimde ki merdane tüm hızıyla dönüyor.
Ben nefesimi ve kalp atışlarımı düzene sokmayı başardığımda, hareketlerimde düzene giriyor.
Yavaş yaşam felsefesi her yerde karşıma çıkıyor.
Evet deniyorum.
Nörologlar çok öneriyormuş diye yere uzanıp 7 dk bütün vücudumu gevşetmeye,
etrafımdaki seslere, kokulara, vücudumun zemin üzerindeki temasını fark etmeye çalışıyorum.
O sırada gözüm saatte acaba işe geç mi kalıyorum.
Malum trafik.
Yemeğimi yavaş yemeye çalışarak, her lokmanın tadına varmaya çalışıyorum.
Ama gözüm yine saatte, çok oyalanırsam işler aksayacak.
İki satır yazı yazmaya çalışıyorum fakat, uyaranların bol olduğu dikkat dağınıklığı çağında,
dikkat vermek ne mümkün.
Not alır gibi kısa kısa yazıp çıkıyorum.
Yavaşla...
Evet, deniyorum.
Büyük şehrin çarkından bir çıkabilsem, başaracağım biliyorum.
Bir kızıl derili atasözü var siz de bilirsiniz: "O kadar hızlı gittik ki; ruhumuz geride kaldı."
Sadece ruhumla el ele yürümek istiyorum.
***
Merhaba 😊 Yeni blog okuyan ve yazan olarak buradayım. Ne güzel anlatmışsınız 👏 Yavaşlamayı denemek bile başlı başına cesaret istiyor bence. Trafik, mesafe, günün temposu, zamanın baskısı, yoğunluk ve yazın sıcaklığı derken hepimiz hızlı hayatın içinde nefes nefese kalıyoruz. Spor ve kitap okumak gibi küçük molalar da bu tempoda insanı toparlıyor. Yazınızda bunu çok içten hissettim. O atasözü de çok anlamlı, ruhu beklemek lazım bazen.
YanıtlaSilBlogunuz hayırlı olsun. Bol okurlar : )
Sil